Kaybetme Korkusu

Kaybetme Korkusu

İnsan ilişkileri yaşamın en temel ihtiyaçlarından biridir. Güvende hissetmek, anlaşılmak, görülmek ve bir yere ait olduğunu deneyimlemek psikolojik iyi oluş üzerinde oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Ancak bazı insanlar için ilişki yalnızca bir yakınlık alanı olmaktan çıkar ve yoğun kaygının merkezine dönüşebilir. Özellikle romantik ilişkilerde kişinin zihni sık sık aynı sorular etrafında dönebilir: “Ya giderse?”, “Ya değişirse?”, “Ya benden sıkılırsa?”, “Ya bir gün beni terk ederse?”

Bu düşünceler zaman zaman herkesin aklından geçebilir. Ancak kişinin yaşam kalitesini, ilişkideki davranışlarını ve duygusal dengesini etkilemeye başladığında burada yalnızca sevgi değil, kaybetme korkusu da devreye girmiş olabilir.

Kaybetme korkusu çoğu zaman sevginin yoğunluğu ile karıştırılır. İnsanlar bazen “Onu çok sevdiğim için böyle hissediyorum” diye düşünebilir. Oysa yoğun sevgi ile yoğun kaygı aynı şey değildir. Sevgi yakınlık kurmayı desteklerken, kaybetme korkusu kontrol etme ihtiyacını artırabilir.

Bu korkuyu yaşayan bireylerde sıklıkla bazı davranış örüntüleri görülebilir. Partnerin mesajlarına geç cevap vermesi yoğun kaygıya neden olabilir. İlişki içerisindeki küçük değişiklikler tehdit gibi algılanabilir. Karşı tarafın duygu ve davranışları sürekli analiz edilmeye başlanabilir. Kişi sık sık onay ve güvence ihtiyacı hissedebilir.

Aslında burada yaşanan durum çoğu zaman ilişkiyle ilgili değildir; ilişkinin kişide temas ettiği duygusal alanlarla ilgilidir.

Psikoloji alanında bağlanma kuramı bu konuda önemli açıklamalar sunmaktadır. Çocukluk döneminde bakım verenle kurulan ilişkinin niteliği, yetişkinlik dönemindeki ilişki örüntülerini etkileyebilmektedir. Özellikle tutarsız ilgi, duygusal ihmal, terk edilme deneyimleri veya koşullu sevgi algısı yaşayan kişilerde yetişkinlik döneminde ilişkiler daha fazla kaygı uyandırabilir.

Çünkü kişi bilinçdışı düzeyde şu inancı geliştirebilir:

“İnsanlar kalıcı değildir.”
“Bir gün mutlaka giderler.”
“Değerli olmak için sürekli çaba göstermeliyim.”

Bu noktada kişi ilişkiyi korumaya çalışırken farkında olmadan ilişkiyi zorlamaya başlayabilir. Sürekli güvence istemek, karşı tarafın davranışlarını kontrol etmeye çalışmak veya kişinin kendi ihtiyaçlarını tamamen ikinci plana atması zaman içerisinde ilişkide yıpranmaya neden olabilir.

Burada önemli bir noktaya değinmek gerekir: Kaybetme korkusunun merkezinde her zaman karşı tarafı kaybetmek olmayabilir. Bazen kişi, ilişki bittikten sonra hissedeceği boşluğu kaybetmekten korkuyordur.

Çünkü bazı insanlar zaman içerisinde kendi kimliklerini, sosyal alanlarını, ilgi alanlarını ve duygusal ihtiyaçlarını tek bir kişi üzerinden karşılamaya başlayabilir. Böyle durumlarda ilişki yalnızca bir ilişki olmaktan çıkar; kişinin güven kaynağına dönüşür.

Bu nedenle olası bir ayrılık düşüncesi yalnızca bir insanı kaybetmek gibi değil, kişinin kendisini kaybetmesi gibi hissedilebilir.

Sağlıklı ilişkiler tamamen garanti üzerine kurulmaz. Bir insanın hayatımızda sonsuza kadar kalacağının garantisini almak mümkün değildir. Ancak güvenli bağlar kurmak mümkündür.

İlişkide güven; sürekli kontrol ederek değil, belirsizliği tolere etmeyi öğrenerek gelişir.

Kaybetme korkusuyla baş etmek için kişinin kendisine şu soruları yöneltmesi anlamlı olabilir:

“Ben gerçekten karşımdaki insanı mı kaybetmekten korkuyorum?”
“Yoksa onun yokluğunda kendimle baş başa kalmaktan mı korkuyorum?”
“Bu ilişkide ben kimim?”
“Kendi hayatımın merkezinde ne kadar yer kaplıyorum?”

Çünkü sağlıklı bir ilişki iki kişinin birbirine tutunması değil; iki ayrı bireyin birbirine temas edebilmesidir.

Birine bağlanmak ve birini kaybetme ihtimaline rağmen sevebilmek psikolojik olgunluğun önemli parçalarından biridir. Çünkü gerçek yakınlık, garantiye sahip olmak değil; belirsizlik içinde bağ kurabilmektir.